AYNI DİLİ KONUŞMAK

Azizim, efendim, merhaba.
İçten gelen merhabada bir rahatlık, bir selamet, bir sükûn ve bir huzur vardır. Rahatlık, selamet, sükûn ve huzur, birbirlerine yakın anlamlar taşısalar da, her birinin başlı başına ayrı anlamı vardır. "Merhaba" derken bütün bu anlamları bir araya getirip, muhatabımızın kendini güvende hissetmesini sağlıyoruz. Bir söz, içten söylendiğinde, emniyet, adalet, maliye, eğitim ve sağlık gibi bir devletin olmazsa olmaz kurumlarının görevini ifa ediyor. Bir sözle devlete, saadete ulaşıyoruz. Nasıl bir sözle güven tesis ediliyor, devlete ve saadete ulaşılıyor ise, yine bir sözle de her şey bir anda yıkılıyor. Bu yıkıcı söz, bazen içten gelmeyen bir merhaba da olabilir, zaman ve mekâna uymayan ve aceleye getirilmiş bir söz de. Bazen bu olgunlaşmamış bir bakışın ifadesi, hesap edilmemiş bir eleştiridir. Bazen de bir yan bakış yahut tehdit de olabilir. Demem o ki, yıkmak sadece ham, okumamış-yazmamış, görüp geçirmemiş kişinin işi değildir. Nice kâmil sûretli insan görürsün, nice mevki ve makam sahibi, nice eserler okumuş, yazmış ve okutmuş, nice engin
tecrübelere sahip kimseler bilirsin, farkına varmadan veya bilerek gönül kırar, huzuru ve güveni tarumar eder.
Mesnevî, hayatın içinden örnekler verir. Bu yüzden, mısraların arasında, eserin yazıldığı dönemin esnafı, halkı, medresesi, tekkesi, amiri memuru ile bütün bir Konya sokaklarını teneffüs edebilirsin. Bazen sizi alıp Bağdat ya da Şam sokaklarına götürdüğü de olur. Bu yolculuklarda onun sıkça konuyu dil meselesine getirdiğini görürsünüz. Çünkü dil, içteki şehrin sokaklarına açılan penceredir. Der ki, "Bu dil, çakmak demiri ile çakmak taşı gibidir. Dilden sıçrayıp çıkan söz, ateşe benzer." Sonra ikazını yapar; "Bazen laf olsun diye, bazen de bir şeyi anlatmak, nakletmek için o demiri ve taşı bir birine vurma. Çünkü ortalık karanlık ve her tarafta pamuk var, kıvılcım pamuğa sıçrarsa ne olur?" Peki, ne yapmak lazım? Elbette konuşacağız, hayat devam edecek. Lakin bilerek, ne konuştuğumuzun farkına vararak konuşacağız.
Bazen ne konuştuğumuzun farkında olarak konuşsak da meramımızı anlatamayız. Sözümüz, kastımızın çok ötesine çekilir; demediklerimizi dedirtirler. Çoğu zaman anlaşılmamaktan şikâyetimiz bundandır. Şunu ifade etmek isterim, bazen anlaşılmamak, yanlış anlaşılmaktan daha iyidir. Seni anlamadılarsa, bir daha anlatırsın, bir daha. Anlaşılmamanın sebebi kullandığın kavramlar ve üslubun ise, bunu değiştirmeye, anlaşılır kelimelerle konuşmaya çalışırsın. Yanlış anlaşılmanın telafisi var mıdır? Belki vardır, ama zor olsa gerek. Mevlânâ doğru anlaşılmanın "aynı dili" konuşmakla mümkün olacağını söyler. Aynı dil, hem-zebân, iki kişinin konuşarak anlaştığı dildir.
Hem-zebân ile kişi hem-dem olur
Merd-i nâ-kaabil nice mahrem olur
Aynı dili konuşmak, bir birinin dilinden anlamak, bir çeşit yakınlık, dostluk kurmaya vesiledir. Aynı dili konuşamayan iki insan nasıl arkadaş olsun; bu pek mümkün değildir. Şefik Can bu ikinci mısraı, "İnsan dilini bilmediği yabancılarla bir arada kalınca bağlanmış, hapse düşmüş gibi olur" şeklinde tercüme eder. Doğrudur; meramını anlatamayan insanın özgürlüğünden bahsetmek ne derece mümkündür? Aynı dil, sadece aynı lisan anlamına gelmez. Nitekim bazıları aynı lisanı konuşsalar da, dostluk kuramazlar. Demek ki, aynı dil, aynı lisanı ifade etse de daha ileri bir anlam düzeyine sahiptir.
Çok olur Hindî vü Türkî hem-zebân
İki Türk olur velî bigâne san
"Aynı dili konuşan, nice Hintli ile nice Türk, bir birileriyle anlaşır, ahbap olur. Lakin iki Türk birbirinin dilinden anlamazlarsa, yabancı kalırlar." Aynı dil, aynı duygu, aynı düşünce ve aynı hayalle gelişen ahbaplık kurulabilecek dildir. Mevlânâ bu konuyu Süleyman Peygamber ve Hüdhüd arasında geçen bir kıssayla daha açık bir şekilde izah eder. Kıssa kısaca şöyledir: Süleyman Peygamberin otağı kurulmuş, dîvan çadırı hazırlanmıştır. Bütün kuşlar toplanmışlar, ona hizmet etmek için divan
çadırının önünde beklemekteler. Süleyman ki, kuşların sırrına vakıftır; kuşdilini bilir. Kuşlar kendi dillerini bilip sırlarına vakıf olan Süleyman'a hizmete amadedirler. Bir bir kendilerinden bahsedip, ben şunu bunu yaparım, şu konularda sana hizmet ederiz diye kendilerini takdim etmektedirler. Sıra hüdhüde gelir. Hüdhüd, "Padişahım, en küçük hünerimi kısaca arz edeyim" diye söze başlar. "Ben", der, "havada çok yükseklerde uçarken, şaşmayan bir gözle, yakîn gözüyle bakınca, yerin derinliklerindeki suyu görürüm. O su nerededir? Derinliği ne kadardır? Ne renktedir? Nereden coşup gelmektedir? Topraktan mı, yoksa taştan mı? Hepsini görür, bilirim." Süleyman dinlemektedir. O küçük kuş devam eder, "Ey Süleyman", der, "ordunun konacağı yeri belirlemen için, bu bilen ve anlayan kulunu seferlere berâber götür." Bunun üzerine Süleyman Peygamber, "evet", der, "askere su temîni lazımdır. Senin seferde saka olman iyi olur."
Süleyman Peygamberle hüdhüd arasındaki bu olumlu diyalogu karga duyar. Haset eder bu küçük kuşun göze girmesini, kendini kabul ettirmesini. Kalkar divan çadırına girip huzura varır. "Efendim", der karga, "O kuş yalan söyledi, sizi yanlış yönlendirdi. Eğer sözünü ettiği görüşe sahipse, neden tuzağı göremez de av olur?" Karga hasedinden konuşsa da ortaya attığı iddia önemliydi ve gerekçesi de mantıklıydı. Nice mantıklı gerekçeler vardır; fakat hakîkati çarpıtır, anlamı örter. Nice akıllı konuşan vardır ki, akılları dumura uğratır, ufku daraltır, gözü karartır, gönlü bulandırır. Süleyman bu sözlerle kırılmıştı, öfkelenerek Hüdhüd'e şöyle dedi: "Ey hüdhüd, bu sözler senin için söylendi. Hiç padişah katında sarhoşça davranılır, yalan yanlış söz söylenilir mi?"
"Hayır" dedi Hüdhüd, "Ey padişahım beni utandırma. Hakkımdaki düşman sözünü dinleme! Davam batılsa, işte başım, işte boynum, onu vur. Lakin bilirim ki karga kaderin hükmünün inkârcısıdır. Aklının icabı kafirce düşünüyor. Bilmiş olasınız ki, eğer ilâhî ikaz aklımın gözünü kapatmasa, ben tuzağı havada görürüm. Fakat kaza gelir çatarsa, ilim ve idraki uyutur, ayı karartır, güneşi halsiz bırakır."
Sevgili dostum, kuşdilini konuşan karga da hüdhüd de aynı cins varlıklar, ama aynı dile ne kadar sahipler? Biri hakîkat zaviyesinden bakıp konuşuyor, kader ve kazaya inanmış bir mümin olarak. Ötekisi ise, hasetliğinden konuşuyor, aklını ve mantığını rehber edinerek. İkisi de Süleyman'a konuşuyorlar. İkisi de padişahın huzurundalar. Demek ki, aynı zamanda, aynı mekânda ve aynı huzurda konuşmak aynı dili konuşmak için yetmiyor. Gerisini sen düşün. Ne diyeyim, aynı dili konuşan dostların çok olsun azizim.
Kal sağlıcakla.